© 2018 by Sinem Taş

Onu ilk gördüğümde bar taburesinde oturmus kahvesini yudumlayarak etrafi izliyor, ara ara kafasını usulca aşağı yukarı sallayarak barmenle konuşuyordu.
 
Santiago de Campostela hac yolunu yürürken konakladığım kasabada tanıştım António ile. Senenin bu zamanı Santiago yolunu yürüyen pek fazla insan olmadığından o akşam kasabada konaklayan yalnızca ikimizdik. Akşam kendisi için yaptığı yemeğe beni de davet etti. İçecek bir şey isteyip istemediğini sorduğumda ''Ben su içerim, sen kendine istersen alabilirsin'' dedi.
 
António 64 yaşında. 30 senedir ağzına içki sürmemiş. "Az önce barda gördüğümüz adamı hatırlıyor musun?'' dedi sarhoş olan adamı kastederek. ''İşte ben de öyleydim eskiden.''
 
Hiç evlenmemiş. Nedenini sorduğumda ''Ben deliyim'' diyor hafif gülümseyerek. "Akli dengem pek iyi değil". ''Nasıl yani! Ama iyi görünüyorsun'' diyorum şaşkınlıkla - ama en başında dikkatimi çekmesinin nedenini şimdi daha anlıyorum. - ''30'lu yaşlarımda daha kötüydüm. Yaşım ilerledikçe toparladım ama hiç evlenmedim. Benimle yaşamak çok zor'' diyor.
 
Ertesi gün erkenden kahvaltı için buluşup bir cafe'ye giriyoruz. Dışarıda unuttuğunu sandığım sırt çantasını içeri taşıdığımı görünce ''Bırak, kalsın" diyor António "Kimse bir şey yapmaz çantaya. Hepimiz kardeşiz.'' (Kasabada barmen dışında kimseyi tanımıyor bunu söylerken.) O sırada birkaç kişi ile göz göze geliyorum, yere bırakıyorum çantayı gülümseyerek, biraz da mahcup hissederek...
 
Hiç tanımadığı insanlara taşıdığı güven ve sevgi ile yaşayan, yemeğini tanımadığı herkesle paylaşan, 30 senedir ağzına içki sürmemiş Madridli 'deli' António ile vedalaşıyoruz. Elbette son sözü o söylüyor ''Hayat bir mucize, unutma.'' diyor ayrılırken...
 
Herkes kaldığı yerden yola devam ediyor. Üç günlük daha yürünecek yolum var, António’nun arkasından bakarken daha bir şeyi daha iyi anlıyorum: Ben hikayeler aramıyorum. Onlar zaten her yerde...