© 2018 by Sinem Taş

Bir ülkeden ötekine yüzerek geçmeye nasıl cesaret ettiğini sorduğumda aldığım yanıt ‘’Bazen en zor görünen şey aslında en kolaydır’’ oluyor.


Seneler önce kendisini 11 km’lik bir yüzme deneyimine hazırlıyor T.A. Öyle ki bu fikir zaten aklının bir köşesinde hep var. Mahkum olduğu günlerde, hapishanede sürekli egzersiz yapıyor, denizin soğuğuna kendisini hazırlamak için soğuk su ile duş alıyor. Gün gelip de özgürlüğüne kavuştuğunda kendisini güvende hissetmediği ülkeden ayrılma yolları arıyor.


‘’Gitmek için başka imkanlar da vardı. Belki yüzmekten daha güvenli görünen yollardı. Mesela bir şebeke vardı, para karşılığında insanları yurt dışına götürüyordu. Ama onlarla iş yapmak denizden daha riskliydi benim için çünkü onlara güvenmedim. Her şey olabilirdi, riskler benim kontrolümde olmayacaktı. Ama yüzmek öyle değil, her şey bana ve doğaya bağlıydı.’’


‘’‘Nasıl yapacaksın!’ dediler. Dedim ki ‘dalgalarla anlaşma yapacağım ben.’ Bir süre denizi gözlemledim, saatlerce yüzüp geri geldim. Özellikle akşam saatlerinde dalgaların boyu artıyor. Bir de şunu fark ettim: Dalgalar sana vurup, seni sürüklemiyor. Çalkalantı halindeler. Seni yükseltip, indiriyor. Dalgaya karşı gelmeyeceğim, beni kaldırdığında ondan yararlanacağım. Nitekim dalgalar 2 metreye kadar varıyordu. Beni kaldırdığında 2 - 3 kulaç atabiliyordum.’’


Uzun süren denemeler, ölçüp tartmalar hatta tartışmalar sonucunda Türkiye’den Yunanistan’a 9, 5 saat boyunca yüzerek geçiyor T.A. Dalgıç kostümü, bonesi, içerisine enerji içeceği ve çikolatalar koyduğu çantası ile sevdikleriyle vedalaştıktan sonra kıyıdan açılıyor.


‘’Henri Charriere’ın ‘’Kelebek’’ adlı kitabını bilir misin? İşlemediği suçtan ötürü kürek mahkumu olan birinin yüzerek özgürlüğe kaçış öyküsünü anlatır. Edebiyata merakımız kaçış biçimimizi etkilemiş olabilir’’ diyor gülümseyerek.


 ‘’Suya gireceğim yer aynı zamanda askeri koruma altında, dolayısıyla etrafta gözetleme kuleleri olduğundan çok dikkatli olmam gerekiyordu. Tehlike sadece deniz değil, çünkü fark edilirsem vurulabilirdim. ‘’


‘’Yüzmeme güveniyorum, günlerce suyun içerisinde kalabillirim. Ama denizi tanımıyorum. Başka bir risk akıntı olması ihtimali idi. Biraz incelediğimde, kıyıdaki şekillerden, akıntının daha çok adanın etrafında olabileceğini tahmin ettim. Ama akıntı dondurucu derecede soğuk olabilirdi. Bunları göze almıştım artık. Yüzmeye başladım. Bir süre sonra yoruldum, kendime göre bi yüzme yöntemi geliştirmem gerekiyordu. Yorulduğum zaman ters yüzüyordum.  Bazen ters, bazen düz yüzerek ilerlerken ayağıma kramp girdi. Kramp girdiğinde ne yapılması gerektiğini daha önce bir dalgıçtan öğrenmiştim. Senin de aklında olsun kramp girdiğinde kası ters yönde tutup çekerek germek gerekiyor. Bu şekilde yüzmeye devam ettim.’’


‘’Bir süre sonra karnım ağrımaya başladı. Açılmadan önce beni uğurlamaya gelenlerle karpuz yemiştik. Meğer karpuz idrar yapıyormuş.  Üzerimde zaten yüzme kostümüm var, içime bir de mayo giymişim, bir de suyun basıncı var. İstesem de altıma da işeyemiyorum. Yolda beni en zorlayan şeylerden birisi bu oldu. ‘’


‘’Ulaşmaya çalıştığım adada uzaktan yanıp sönen ufak bir ışık fark ettim. Yönümü deniz fenerine doğru tutarak yüzmeye devam ettim ama ilerleyip ilerlemediğimi anlamam zordu. Sonunda belli belirsiz de olsa o ışığa doğru yaklaştığımı fark ettim. Sonra dedim ki kendi kendime ‘’Salyangoz hızıyla da olsa ilerliyorum. İşte bu hayat demek, kurtuluş demek...’’


‘’Adaya vardıktan sonra iki gün bir çalılığın içerisinde saklandım. Plaja çıkmaya karar verdiğimde bir kaç aile gördüm etrafta. Yunanca zaten bilmiyorum, İngilizce bir kaç kelime biliyorum. Yukarıdan inmeye başladım, üzerimde yüzme kostümüm, saçım başım dağınık... Çekinerek çıktım yürüyorum, baktım endişelenmeme gerek yok. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Türkiye’de olsan bakarlar, sorarlar; kimdir, ne yapıyor burada. O sırada dedim ki ‘Tamam ben Avrupa’dayım.’ Kimse kimseye karışmıyor. Özgürler.’’


‘’Çok susamıştım. Bir çift gördüm, su istemek için yanlarına gittim, ‘suyumuz yok’ dediler, vermediler. Orada yine kendi kendime ‘Evet, Avrupa’dayım.’ Dedim ’Benciller.’ Anadolu’da seni susuz bırakmazlar.


Avrupa’nın bendeki ilk izlenimi bu oldu: Herkes özgür ama benciller.


Ben geldikten bir süre sonra o benim güvenmediğim adam kaçırma şebekesinin de yakalandığını haberlerde gördüm. Benim yüzerek geçtiğim yerde, bir kaç sene önce kayıkları battığı için yaklaşık 40 - 50 kişi hayatını kaybetti.


Bir zaman sonra evlendim, bir kızımız oldu burada. Ona içerisinde umudu ve zaferi barındıran bir isim vermek istedik. Vardığım plajın adını kızımıza verdik.


Adada iki gece saklandığım çalılığın kuru bir dalını beraberimde getirmiştim. Sonradan o adada yangın çıktığını her duyduğumda, hatırlarım... Bir de o çalılığın altında bulduğum iki salyangoz kabuğunu da getirdim. Neden mi? Bir gün unutursam, salyangoz hızıyla da olsa bana, ilerlemenin ne demek olduğunu hatırlatsın diye...’’